Asrın felaketi mi, asrın yüzsüzlüğü mü?

İki yıl önce bu sabaha nasıl uyandığımı hatırlıyorum. İstanbul'da her şeyden habersiz uykumdaydım, sabaha karşı eşimin beni dürtmesiyle gözümü yarı açmıştım. Eşim "Elif Nur kalk, deprem olmuş ortalık çok fena" demişti. Hemen telefonumu elime aldım ve Hatay Kırıkhan'da bulunan akrabalarıma ulaşmaya çalıştım. Ulaşabildiğim kadarıyla içim bir nebze ferahladı ama televizyonu açınca içimin uzun yıllar boyunca ferahlayamayacağını, yaşadığım bu ülkeye güvenemeyeceğimi bir kez daha anladım.
Aslında deprem gerçeğiyle ilk tanışmam değildi bu. 1999 Marmara Depremi'ni bizzat tecrübe etmiştim. Günlerce korkudan eve girememiştik, üniversiteyi depremin yıktığı şehir Kocaeli'de okumuş, prefabrikte eğitim görmenin ne olduğunu mühendislik fakültesinde okuyan arkadaşlarımdan dinlemiştim. Yıllar sonra, hiç beklemediğimiz bir şekilde deprem yine yüzünü göstermişti. Peki deprem tarihler boyunca beklenir şekilde mi yüzünü gösteriyordu aslında. Hayır. Deprem zaten bilinmezdi ki, bilinemezdi. Ama dünya nasıl ki dönmeye devam ediyorsa çekirdekte de enerji birikiyor ve enerji bir şekilde dışarı çıkıyordu. Doğanın döngüsüydü, ihtiyacıydı. Peki biz neden ölüyorduk, neden korkuyorduk depremden bu kadar?
1999 depreminden sonra dönemin başbakan yardımcısı Mesut Yılmaz'ın şu sözleri hafızalara kazınmıştı:
“Sivil savunma hizmetlerimiz aksamıştır, kurtarma işlerimiz yetersiz kalmıştır, müteahhitlerimiz malzemeden çalmıştır, imar düzenimiz laçkadır.”
O gün yaşananlar her birimiz için adeta ders olmuştu. Ölümle, enkaz altında günlerce kurtarılmayı ya da ölümü beklemenin ne olduğuyla yüzleşen biz artık önlem almalıydık. Çünkü deprem uzmanları üstüne basa basa büyük depremin İstanbul’da olacağını ancak Türkiye’nin bir çok bölgesinin de fay hattında olduğuna dikkat çekiyor ve uyarı üstüne uyarı yapıyordu. Dönemin hükümeti depremden sonra değişecekti. Yerine büyük umutlarla 58.hükümet olarak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurduğu hükümet gelecekti. Öyle ya depremde yaşanan eksikliklerden ders almıştık ve yeni gelen hükümetin ilk yapacağı işlerden biri de yaklaşan İstanbul depremine önlem almak olmalıydı.
58, 59, 60, 61, 62, 63, 64 ve 65. hükümetler geride kaldı. Hatta ülke partili cumhurbaşkanlığı sistemine geçti. İstanbul’un belli bölgeleri kentsel dönüşüm alanı ilan edildi, riskli yapılar kısmen yıkıldı, mevzuatlar değişti fakat 6 Şubat sabahında Türkiye, uzmanların beklediği ve yıllar öncesinden hükümeti uyardığı fay hattının yarattığı faciaya uyandı. Tam 11 il etkilenmişti. Adana, Adıyaman, Diyarbakır, Elazığ, Gaziantep, Hatay, Kahramanmaraş, Kilis, Malatya, Osmaniye, Şanlıurfa. Yollar çökmüş, havalimanları kullanılamaz hale gelmişti. GSM hatlarıyla iletişim kurmak mümkün değildi. Şehirlerin büyük kısmı yerle bir olmuştu, insanlar enkaz altındaydı ve büyük iş makineleri olmaksızın çıkarılmaları mümkün değildi. Yıkım o kadar büyüktü ki hangi ile, nereye ve kime koşturulacağı bilinemedi. İlk 3 gün açlık, susuzluk, soğuğa karşı yüzlerce kişi direnmek zorunda kalmıştı. Enkaz altında kalanların bir çoğunun canlı çıkarılabileceği ancak yardımların gecikmesi, koordinasyonsuzluk nedeniyle göz göre göre ölüme terkedildiği söylendi.
Deprem bölgesinde ise tam bir insanlık dramı yaşanıyordu. Müslüman bir ülkedeydik ama insanların sağlam kalan evleri soyulmaya başlamıştı bile. Cenazelerinin başlarından ayrılamıyordu yakınları çalınacak diye. Sahipsiz kalan çocuklar kaçırılıyor, enkazdan çıkarılan çocuklar kucaklara alınıp medya maymunluklarına alet ediliyordu. Kimileri enkaz altında kalan çocuklarının cansız bedenlerinden ayrılamıyordu çaresizce. Hatay’da yaşayan bir yakınım şu sözleri söylemişti; “Kurtulduğuma sevinemedim çünkü enkaz altında “kurtarın” seslerini duyuyordum ve elimden hiç bir şey gelmiyordu. Sonra o seslerin yavaş yavaş kesildiğini fark ettim. Korku filminde gibiydim ama yaşadıklarım gerçekti.”
Eski binaları anlardım belki ama yepyeni binaların kağıt gibi sallandıklarını ve yıkıldıklarını görmek acı vermişti. Bir anne anlatmıştı röportajında kızına yeni aldığı evini. Bilmem kaç milyona aldıkları ev kızlarını da altına alarak toza bürünmüştü. Milyonlar vererek, hayatımızı ipotek altına alarak aldığımız evler, yuvalarımız bir bir göçmüştü. Kimse denetlememiş miydi? Hani bu şehrin belediye başkanları, imar müdürleri, müdürlükleri, binayı yapan inşaat mühendisi, inşaatta çalışan ustalar… Kimse mi yaptığı işin bilincinde değildi. Biz 1999 depreminden sonra mevzuatı değiştirmemiş miydik? Ama bir dakika mevzuatı değiştirmek yetmiyordu ki, o mevzuatı takip etmek gerekiyordu. Uygun yapılmayana inşaatı tamamlama izni vermemek, tamamlayanları yıkmak, müteahhitleri sorgulamak, takip etmek gerekiyordu ve bunların hiç biri yapılmamıştı. O da bir şey mi? Fay hattı üzerine şehir hastanesi yapılmıştı. Ama hakkını yemeyelim. O hastane raylı sistemle yapıldığı için çatlağı bile yoktu. Sevinelim mi üzülelim mi bilemedik.
Türkiye’nin her bölgesinden, dünyanın pek çok yerinden oluk oluk para akıtılıyordu, eurolar, dolarlar toplandı deprem bölgesi için. Herkes seferberlik içinde deprem bölgesindeki ihtiyaçları karşılamak için evinde, cebinde ne varsa koyuyordu kamyona, gönderiyordu bölgeye. Ama hangi yardım nereye gitti bilen yok. İddialara göre muhtarlar, kaymakamlıklar el koyuyordu kendi yakınlarına, parayı verene peşkeş çekiyordu, kimi yardımlar ise yerel seçim zamanı ampul logosuyla yeniden dolaşıma sokulacaktı. Kimi yardım kamyonları ise hırsızların, gaspçıların hedefiydi. Tüfekle indiriliyordu şoförler, yardım malzemelerine el konuluyordu.
Daha da kötüsü Cumhurbaşkanı depremin 3.günü gittiği Kahramanmaraş’ta yardımın gelmediğini söyleyen depremzedelere hakaretler yağdırıyordu. Gözler 1999 depreminde adeta sınavdan kötü not almış ama neden başarısız olunduğunu bir bir, açık yüreklilikle söyleyen Mesut Yılmaz’ı aradı. Belki biraz alçakgönüllülük, belki biraz insaniyet, hataların kabullenilmesiydi beklediğimiz. Asrın felaketi denildi. 11 ilin hangisine koşturacaktı afet ekipleri. Öyle ya. O günden beri de “Asrın Felaketi” diyerek üstünü örttük acımızın.
Oysa daha o günlerde Kızılay’ın deprem zamanı Ahbap Derneği’ne parayla çadır sattığı ortaya çıkmıştı. Yanlış okumadınız. Ülkede bir afet yaşanırken, ülkenin yardım kuruluşu bir yardım derneğine elindeki çadırları parayla satmıştı ki halen binlerce aile çadırsızlıktan sokakta kalıyordu.
Sonra yardım gecesi düzenlendi. Bütün kanallar ortak yayına geçti. “Türkiye tek yürek” diyecekti. O gece Acun Ilıcalı’nın Türkiye’nin önde gelen iş insanlarıyla canlı yayında “5 değil 10 milyon yapalım, seni biliyorum sen 50 milyonda verirsin” pazarlığı utandırdı. Diyanet İşleri Başkanı’nın telefona bağlanıp 310 milyon TL, Merkez Bankası’nın 30 Milyon TL bağışlaması akıllarda soru işareti yarattı. Kimin parası kime bağışlanıyordu ki? O gece tam 115 milyar TL toplandı. İş insanlarının bağışlarının vergiden düşüldüğünü de eklemek gerekir.
Resmi kaynaklara göre 50 binden fazla kişinin öldüğü o depremin ardından 2 yıl geçti. Bugün 6 Şubat 2025. Deprem bölgesinde halen yıkılmayı bekleyen binalar var. İnsanlar konteyner kentlerde yaşamaya devam ediyor. Yapılan binalar var ama bölge halkının talepleri bilinmeden yapılan, gelişigüzel yerleştirilen yapılar mutluluk vermiyor. Dağın tepesinde, ulaşımı olmayan, ekmek alacak marketi bulunmayan bir yerde aracınız da yoksa nasıl yaşayabilirsiniz ki. İstanbul’da Sultangazi’de yaşayan birine artık git köyde yaşa diyebilir misiniz? ya da onu zorla köye yollayabilir misiniz? Üstelik bu insan evini sizin denetimsizliğiniz, içi çürümüş bürokrasiniz yüzünden kaybettiyse… Çalışıp evini hakkıyla almış, yerleşmiş birine “senin evin yıkıldı, ben sana yeni ev yaptım ama bana enflasyon oranında her yıl zamlı olarak taksit ödeyeceksin” diyebilir misiniz onun bütçesini bilmeden. Yüzlerce kişiye mezar olan evleri yapan, satan, denetleyen, imar izni veren belediyelerin, bakanlığın sorumlusu yok mu hiç? Ülkede yanlış bir değil ki söyleyelim, anlatalım. Neresinden tutarsak tutalım elimizde kalıyor.
Beni birey olarak, vatandaş olarak en çok acıtan yaşanan doğa olayına “felaket” yakıştırmasıyla için içinden çıkmaya çalışılıyor olması. Günlerdir Ege’de deprem fırtınası yaşanıyor. Yunanistan “yanardağ yeniden patlayabilir” Santorini adasını boşaltıyor, acil eylem planı ilan etti. Uzmanlar diyor ki “oluşacak yanardağ Türkiye’nin Ege kıyılarını da etkiler. Tsunami yaşanabilir”. Sanki aynı denizin bir kıyısı bize bakmıyor gibi hiç bir önlem alınmıyor. Biz felaketin bize yaklaşmasını bekliyoruz. Acizliğimizi, tepkisizliğimizi buradan bile anlayabiliriz aslında. Ama başımıza bir şey gelirse de “asrın felaketi” der geçeriz. Çok da önemli değil kayıplarımız.
Bugün 6 Şubat 2023,
bugün 17 Ağustos 1999,
bugün 1 Mayıs 2003,
bugün 23 Ekim 2011,
bugün 30 Ekim 2020… Tarihler değişecek ama kayıplarımız hiç değişmeyecek bu topraklarda. Çünkü biz insana, insanımıza değil; liderlere değer veriyoruz. Oysa insanı yaşat ki devlet yaşasın!



