Dünyanın en etkili bilim insanları listesinde Türk Cerrah! Prof. Dr. Mert Erkan

Türk Cerrah Prof. Dr. Mert Erkan En Etkili Bilim İnsanları Listesinde
Hollanda merkezli bilimsel, teknik ve tıbbi içerik konusunda uzmanlaşmış şirket olan Elsevier ve Stanford Üniversitesi’nin her yıl gerçekleştirdiği “Dünyanın En Etkili Bilim İnsanları” listesi yayınlandı. Nitelikli yayın sayısı, yayınların yer aldığı dergilerin etkisi, patent sayısı, yapılan atıf sayısı, h-indeks, hm-indeks, makale sayısı, atıf alan makale sayısı ve yayımlandığı derginin etkisi gibi uluslararası ölçütler kullanılarak hazırlanan liste, bilim dünyasında saygın bir yayın olarak kabul ediliyor.
Dünyada yüzbinlerce bilim insanının çalışmalarının değerlendirildiği araştırma sonucunda Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, 2021 yılının “Dünyanın En Etkili Bilim İnsanları” kategorisinde yüzde 2’lik dilimde yer aldı.
İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olan ve Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı’nda yıllarca asistanlık yaptıktan sonra kadro bulamadığı için Almanya’ya giderek “beyin göçünün nasıl gerçekleştiğinin canlı örneklerinden” de biri aynı zamanda.
Editörün Gözünden’e konuk olan Prof. Dr. Mert Erkan ile Türkiye’de bilimi konuştuk.
“Sorgulamak Türkiye’de teşvik edilen bir düşünce şekli değil”
Listede yer almanın gurur verici olduğunu belirten Prof. Dr. Mert Erkan, “Ben hem o seneki yıllık üretilen yayının değerlendirildiği kategoride hem de kariyer boyu etki diye son 5 yılın değerlendirildiği ikinci kategoride listede yer aldım. Bu tabii ki bir günden öbür güne girebileceğiniz bir yer değil. Bu tip listeler uzunca bir süredir aynı çizgide çalıştığınız zaman ortaya çıkan, aslında bütün emeğinizin tortusu denilebilecek bu tip yerlerde doğru düzgün tartıldığı için çok gurur verici kısa dönem çabalar dediğim gibi bir hani kariyer etkisi yaratmıyor. Türkiye’de hakikaten söylediğiniz gibi çok teşvik edilen bir
düşünce şekli değil sorgulamak” diye konuştu.
Etkili bilim insanı nasıl olur?
Prof. Dr. Mert Erkan, “Etkili bilim insanı nasıl olur” sorusuna “Bunu tanımlamak çok kolay değil. Pek çok yönden etkili olabilirsiniz. Çok iyi bir klinisyen olabilirsiniz. Çok fazla hasta ameliyat olabilirsiniz ama mesela Nobel ödüllerinin tarihine bakın. Transplantasyonu bulan ya da tiroid fonksiyonunu bulan cerrahlar “işte ben yılda 500 tane tiroid ameliyatı yapıyorum ya da 100 tane nakil yaptım” diye girmiyorlar o listeye. Orada sordukları sorular, farklı fark ettikleri mekanizmalar yüzünden aslında seçiliyor. Tiroid bezi bir hormon üreten endokrin bir doku. Bunun çıkartıldığında vücuttaki değişen metabolizmayı aslında fark ettiği için, endokrin fonksiyonunu tanımlayabilir. Aynı şekilde bir organ nakli için mikro cerrahi tekniğin ne kadar önemli olduğu ve bunun işte bağışıklık sistemiyle olan ilişkisi birinde sorun olduğunda öbürünü nasıl etkilediğini fark ettiğiniz zaman aslında takdir ediliyorsunuz. Dolayısıyla yapılan şey pür klinik de değil, bir temel bilimci kadar pür temel bilim araştırması da değil. Buna translasyonel araştırma deniyor. Aslında klinisyen bilim adamı deniyor yapan kişiye de. Avrupa’da bir ayağınız kliniğin içinde olmak zorunda ki doğru ve klinikteki soruları sorasın ama bir yanınız da bunu temel bilim metotlarını kullanarak izah edecek kadar eğitilmiş olduğunda aslında optimal ürün çıkıyor” diyerek yanıt verdi.

Türklerin yurt dışında lobisi yok!
Türkiye’deki hekimlerin sorgulama yeteneklerini kaybedip kaybetmediğinin sorulması üzerine Prof. Dr. Mert Erkan, “Bunu yapan kişi ya da kişilerin tam olarak yaygınlaştığı bir dönem var mıydı inanın ben de bilmiyorum ama bunu yapabilen merakta olan insanlar Türkiye’de bunu yapmak yerine yurt dışına çok daha kolay gidebilen insanlar. Aynı zamanda çok daha çabuk oralarda yaptıklarının karşılığını alabiliyorlar. Dolayısıyla bir beyin göçünü maalesef Türkiye yıllar içinde yaşadı ve
enteresan bir şekilde aslında Türkler çok birbirlerini tutan bir özellikte değiller. Hani yurt dışında beğenin beğenmeyin, farklı ulusların lobileri vardır. Bu insanlar birbirlerini çok tutarlar ve yükseltmeye çalışırlar. Türkler biraz daha tek olmanın, benden başka bunu yapanın olmadığı bir zeminin mutluluğunu yaşamaya maalesef yöneliyorlar ve yurt dışında da gittiğinizde “Dur bu adam da işte Türkiye’den gelmiş, yardım edeyim” diyen de az o yüzden. Bunlar dağınık bir şekilde geri gelmeden oralarda bireysel çabalarla büyüdüler, mutlaka bunun da istisnası var ama çoğunluk çok fazla işlev görmediler” diyerek cevap verdi.
“Türkiye beyin göçü ile iyi hekimini kaybedip kötüsünü alıyor”
Türkiye’nin şu an genç nüfusa sahip bir ülke olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Mert Erkan, “Ancak hızla yaşlanıyoruz. Sonraya baktığınızda kendi hekimini kaybettiği bir zeminde “burada kalana kim bakacak” sorusu çok aşikar bir şekilde bu konuda kafa yoran herkesi tedirgin ediyor. Benim 12 yılımın geçtiği Almanya’da mesela benzer bir şeyi yaşıyor. Almanya’da şu an yaşlı bir topluluğa doğru evriliyor. Dolayısıyla mesela Türkiye’den giden hekimler Almanya’ya yerleşip Türkiye’deki daha iyi gelir aldıkları, daha çok mesleki prestijlerin tanındığı bir zemine gitmeye çalışıyorlar. Türkiye’deki ihtiyaç azalmıyor. Türkiye’de yaşlanacak, yaşlanıyor da ama illa yaşlıların ihtiyacı değildir tıp. Dolayısıyla daha genç nüfus için de doktor açığı oluşmaya başladı. Burada da işte aslında dünyadaki
sınırların geçirgenliğinin artması ile birlikte Türkiye’de başka, Türkiye’nin altında eğitim seviyesi olan ülkelerden maalesef hekim göçü var. Bir yer değiştirme söz konusu dünya açısından baktığınızda. Belki ortalama toplamda sabit kalıyor ama ülkeler bazında baktığınızda Türkiye iyisini kaybedip daha az kalifiye olanını alıyor şu an” dedi.
Türkiye beyin göçünü nasıl hızlandırıyor?
Eskiden genellikle uzmanlıklarını alan kişilerin yurtdışına gittiğinin, günümüzde ise gençlerin tıp fakültesinin en başından yurtdışına gitme hayali kurduğunun sorulması üzerine Prof. Dr. Mert Erkan, bunun çok ciddi bir sıkıntı olduğunu belirterek “Mesela burada baktığınızda özel
üniversitelerden en prestijli olanların mesela müfredatına bakın Türkiye’ye yönelik değil ki eğitim. Ben yıllarca bu üniversitelerde çalıştım. Şu an çalıştığım üniversiteyi kastetmiyorum ama Türkiye’nin en prestijli üniversitelerinin müfredatı Times Higher Education’da gözüken üniversitelerin ders programı. Ben akademisyen olarak çalıştığım yıllarda da “burada seçimi öğrenciye bırakmak ve hatta ikisini de sunma yükümlülüğü var bu üniversitenin” dediğimde takdir ve destek gören bir görüş değildi. Orada mesela Amerika sınavlarına yönelik detaylı bir şekilde soru dizayn edilir, eleştirinin temelinde de Tıpta Uzmanlık Sınavı doğru soru soran bir sistem değil. Dolayısıyla “biz kötü soruları neden bu öğrencilere öğretiyoruz” gibi de bir savunma var. İlk başta haklı gibi geliyor da günün sonunda Türkiye’de kalmak isteyen insanın gireceği sınav TUS. İyidir, kötüdür ayrı ama üniversite eğitimini verirken çıktısının nereye gideceğine de bakıyor ve buna göre yatırım yapıyor. Bunu da hesaplamak lazım. Siz baştan itibaren “Çocuklar siz Amerika’ya hazırlanıyorsunuz. Biz sizi bu yönde eğitiyoruz” dediğinizde aslında o göçü hızlandırıyorsunuz. Bu belki prestij olarak üniversitenize uluslararası seviyede yukarıda bir yere getiriyor ama ülkeye faydası var mı diye baktığınızda ülkeye faydası değil zararı var aslında. Türkiye’den gitmeden bilimin yapılabildiği, dolayısıyla gitmesine gerek kalmayacağı
bir şeyi de yaratabilir bu insanlar ama hiçbir zaman hedef bu olmuyor. Biz “Amerika’daki üniversitelere en çok tıp fakültesi öğrencimizi sokan” olmanın kısa vadeli prestiji, “Ben kimseyi yurt dışına göndermedim, burada bunu tuttum ve bu sayede aslında uzun vadeli bir planın taşlarını koydum” demekten çok daha çabuk takdir topluyor. Türk insanı da öyle kısa vadeli ödüllerle mutlu olmayı tercih ediyor” diye konuştu.
Çok tıp fakültesi mi kaliteli tıp fakültesi mi?
Türkiye ve Almanya’nın benzer nüfuslara sahip olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Mert Erkan,” Almanya’nın 88, Türkiye’nin bildiğim kadarıyla 85 milyon civarında nüfusu var. Almanya’da toplam 38 tıp fakültesi var. Türkiye’de sayısını bilmiyorum ama 200’ün üzerinde olduğunu sanıyorum. Hani Almanların 38 fakülteyle yaptığını biz 200’e çıkarttığımız zaman baktığınızda kalitesi çok daha düşük üniversiteler yaratmış olmanız matematiksel sonucu bunun. Burada üniversitenin aslında kavram olarak içi boşaltılıyor. Az sayıda tutup, onu geliştirmek yerine sayısını artırmak bir politik tercih oldu bu ülkede. Ama bunun ötesinde sorun hep işte politik sebepleri öne çıkartıp üniversitenin sanki içindekiler de kalını doğru yapıyormuş gibi gösterilen tırnak içinde aydın savunması vardır. Bu da külliyen yalan. Yani İstanbul Üniversitesi’nin mesela bir mensubu olarak ben gelmiş olduğu yerden utanç duyuyorum ama bunu yapan ülkenin son 20 yılda değişen politik yapısı değil. Tamamen içindeki insanların fırsatçılığı oldu. Bu insanlar öyle bir tercih kullandılar ki vaktiyle; mesela muayenehane hekimciliği kolaylarına geldi. Üniversite öğretim üyesi maaşı düşüktü ama oturup ağırlıklarını koyup “bakın biz bu ülkenin değerli bir kurumunun öğretim üyeleriyiz. Biz bu ihtiyacımızı dile getiriyoruz” diye tek bir çabalarını ben bilmiyorum. Yapılan ne oldu? Herkes “part time” yasasıyla işte muayenehanesini açtı vs. Muayenehane hekimciliği gelişti üniversitenin içi oyula oyula. Ne yaptılar işte? Hocayı bulamayan hasta üniversiteye gelmiş, o hocayı ararken “ben burada yapmıyorum ameliyatı şuraya gel” denilerek hastasını çıkarttığı bir avlanma sahasına dönüştü. Bir-iki bunu yaparken “üniversitede çok öğretim üyesi var” diyen bir rektör, uzman alımını yıllarca durdurup kendine yakın torpilli insanları sokarak üniversitenin aslında çalışan ana kadrosu olan uzmanları yıllarca kasıtlı ve bilinçli olarak engelledi. Bunu yaptığınızda öğretim üyesi muayenehaneye gidiyor, asistan alttan gelmiş benim gibi, benim asistanlığım o yıllara denk gelir, eğitim alacağınız uzman kadro verilmemiş. Üniversite bir yandan hastasını dışarıya kaybediyor, bir yandan da çok kasıtlı olarak eğitim zinciri kopardı, atıldı ve bu sözde öğretim üyesi olan insanlar özel hastanelere geçtiler ve üniversitenin büyümesini istemediler. Bunu da kalkıp yok işte “politik olarak hükümet değişti, şuydu, buydu” diyerek hiç kimse anlatmasın. Külliyen yalan. Dolayısıyla kendi yaptıkları kalitesizliğin sonucunda kendileri finansal olarak özel hastanelerde büyüdüler ama üniversiteyi “tıp fakültelerini” çökerttiler, batırdılar” dedi.
“Üniversitelerin içini çapsız kadrolarla doldurdular”
İstanbul Üniversitesi ile bağının olduğunu belirten Prof. Dr. Mert Erkan, “Benim annem oradan mezun. 93 yaşında, biyoloji bölümünü bitirmiş. Babam rahmetli Ankara Üniversitesi mezunudur. Bunlar Türkiye’nin, Cumhuriyetin ilk yıllarında kalkınan kadrolarını kuran çok değerli kurumlar, Frank amfisi vs. Bunlar Almanya’dan Türkiye’ye savaş sonrası göç etmiş ve burada kalmış ve bilime çok büyük katkı
vermiş insanların yarattığı akademik sıçrayışın gerçekleştiği yerler. Dolayısıyla bunların zaman içinde çok çapsız kadrolar tarafından ele geçirilmiş olması ve şu anki haline küçültülmüş olması çok üzücü ama
üniversitenin akademik tarihine Türkiye dışında da baktığınızda üniversite her zaman bir mücadele ortamı olmuştur. Ortaçağ’da işte kiliseye karşı daha rahat şartlarda yaşandığını sanmıyorum. Şu an Avrupa’da saydığımız bütün büyük üniversitelerin, bunun korunması aslında içindeki akademisyenin görevi. Yani içindeki akademisyen bunu sahiplenmez ise üniversiteyi koruyacak başka bir yapı yok. Türkiye’de bu bilincin oturması mümkün olacak mı inanın ben de bilmiyorum ama hani ben kendi adıma en azından üzerime düşen görevi yapmaya çalışıyorum” diye konuştu.
Akademisyen mi, işçi mi?
Son 10 yılda vakıf üniversitelerinin sayısının hızla arttığının sorulması üzerine Prof. Dr. Mert Erkan,” 1980’deki darbeden sonra aslında YÖK devletin Türkiye’deki yüksek öğretimi tek elden kontrol edebileceği, istenmeyen bir hareket olursa sınırlayabileceği bir yapı olarak kuruldu. İhsan Doğramacı gibi aslında gerçek bir akademisyen denilebilecek bir insanın çabasıyla bu belli bir şekilde maküle yaklaştırılan ve kuruluş amacı aslında bir kontrol mekanizması oluşturmaktı. Şimdi gelin görün ki bu baskıcı yapı devleti boğuyor diye kaygı oluştuğundan kabaca 10 yıl sonra 90’lı yıllarda Türkiye’de vakıf üniversitelerinin yükseldiği dönemdir. Aslında vakıf üniversiteleri bir daha nefes alınabilmesi amacıyla büyük sermaye tarafından yaratıldı. Bunun içinde mutlaka şu hesap da yapılmıştır “benim yetiştirdiğim insan dönüp benim şirketlerimde şirketlerimde de çalışssın hesabı da vardır ama temelinde aslında bunlar iyi niyetle, devlette verilmeyen bilimsel özgürlüğü araştırma imkanlarını “finansal olsun, düşünce olsun, ben bir alternatif olarak sunayım” diye gene YÖK’ü esnetme, genişletme çabasıdır. Ama gelin görün ki işte benim de başımdan birebir geçti. Bu üniversiteler bir ticari zihniyetle işletiliyor. Bu maalesef şu an sadece Türkiye’yle sınırlı değil. Amerika’da da benzer bir şekilde işte son İsrail’i protesto etme olaylarında görüyorsunuz. Parayı ben veriyorum, bunu söyleyemezsin” diyebilen akademi dışı bir yönetici kitlesinin aslında akademi dışındaki düşüncelerinin kıskacında duruyor. Bu vakıf üniversiteleri Türkiye’de çalışanlarına bir iş sözleşmesi imzalatıyor ama aynı zamanda da çalışan akademisyen YÖK kanunu 247’e tabi ve bu konudaki itilaflar da Danıştay’a intikal etmiş. Hatta Yargıtay Yüksek Kurulu, genel kurul kararı olarak bile çıkmış. Eğer bu iki kanun herhangi bir şekilde işten çıkartma konusunda mesela çelişirse üst kanun olan YÖK kanunu geçerli. Geri kalanı iş kanununa tabi olarak siz maaş, saat, çalışma saati vesaire bunları düzenleyebiliyor musunuz? Ama işe alım, işten çıkartma gibi haklarda YÖK yasası geçerli. Şimdi Türkiye’de bu vakıf üniversiteleri büyük bir aslında kanunsuzluk gayet normalmiş gibi göstererek iş sözleşmesi imzalattığı için akademisyeni iş ayrılığı noktasında o eleştirip alternatif olmaya çalıştıkları YÖK yasasına sığınmak zorunda bırakacak kadar gaddar bir yere getirdiler. Bir yıl kadar evvel bir toplantıda birisi söyleyince ben de fark ettim. Komünist manifestosu’nda MARKSİZM’in birinci bölüm kitabında yazdığı bir şey var: “Kapitalist sistem er ya da geç doktor, avukat, din adamı, sanatçı gibi meslekleri de işçisi haline sokmaya çalışır” diyor…
“Kapitalist sistem er ya da geç doktor, avukat, din adamı, sanatçı gibi meslekleri de işçisi haline sokmaya çalışır”
… Biz bunu bire bir yaşıyoruz. Dolayısıyla Türkiye’de vakıf üniversiteleri evet sözde daha akademik bir ortam sunuyorlar, evet imkanları finansal olarak daha zengin ama kafa yapısı bu. Bence yatırım yapılması gereken yer tekrar dönüp aslında devlet tarafından daha büyük bir bilinçle devlet üniversiteleri olmalı. Çünkü çözülebilirse devlet üniversitelerinde de bence son derece kaliteli araştırma yapılabiliyor. İş dönüp dolaşıp yine paranın yönettiği bir sisteme dönüyor. Oradan bir iş insanı o üniversiteyi kuruyor ve sonrasında oradan maddi bir gelir elde etme kaygısı ortaya çıkıyor” dedi.
Tıp fakültelerini kurmanın mühendislik fakültesi kurulmasından çok daha zor olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Mert Erkan,“Çünkü tıp fakültesi kurmak eş zamanlı bir organizasyon kurmayı gerektiriyor. Bunu yaparken hem eşzamanlı tüm poliklinik kadrolarını bir araya getirmek zorundasınız hem YÖK kanununa tabi olacaksınız hem de Sağlık Bakanlığı’nın ihtiyaçlarına tabi olacaksınız, öğrenci eğitip doktor yaratmak için siz “küçük başlayayım yol üstünde bir yapıyla bunu tamamlarım” diye başlayamıyorsunuz. Bu cerrahiyle başlayayım, kadın doğumu sonra başlatırım demek gibi bir şey. Hastane için mümkün değil. Günümüzde ise kolaya kaçış yolu olarak elinizde özel bir hastane varsa, haspel kader bunun içinde bir yerlerde üniversitelerden titre almış birileri de varsa ben bu hastaneyi üniversiteleştiririm diyebiliyorsunuz. İçlerinde iyi olanları da var ama karışık bir topluluk. Bu tamamen ben çalışanıma “profesör” titrini buradan vereyim ticari değeri artsın diye bakan da var. Böyle bir sistemin içerisinde üniversite kendini korumazsa, kanun bunu denetleyecek bir yapıyı oluşturmazsa tuhaf tuhaf insanların artık sapıklığa varan fikirleriyle sistemin suistimal edildiği bir yere kadar gelebiliyorsunuz. Şu an Türkiye’nin yaşadığı bu şeyi yani normal bir akılla izah etmek bence mümkün değil” dedi.
Çok makalesi olan bilim insanı mı değerli?
Türkiye’de belli eşikleri geçmek için belli sayıda yayın yapılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Mert Erkan, ” Dünyada olduğu gibi tanımlanmış eşikleri aşmak zorundasınız. Akademik olarak işte şu an Doktor, Öğretim Üyesi, ondan sonra Doçent, sonra Profesör olabilmek için bunlara baktığınızda bunu ölçen birtakım işte internasyonal sistemler var. Web sayfası olarak buraya girip birinin ismini yazdığınızda bunu
bulabiliyorsunuz. Bunu Google’da yapıyor. Google Scholar olarak daha çok kişiyi bulan Scopus diye bir şey vardır, bir de Thomson Web of Science diye vardır. Ona üye olup giriyorsunuz, tartmak zor değil ama Scopus’da, Google’da bunu herkesin bakabileceği bir şekile sokmuş durumda. Bunlara baktığınızda grafik olarak da isteyebiliyor musunuz? Çok net olarak Türkiye’nin çoğunda şunu görürsünüz. Bu adam ne zaman Doçent olduysa onun evvelinde ya da bu ne zaman Profesör olduysa böyle akademik çaba görürsünüz o aralar. Biraz daha yayın yapmış. Bunlara bakıyorsunuz “hangi dergilerde yayınlanmış” diye genelde adını bile hiç duymayacağın, bu işte Predator dergi denen Türkçesini tam kelime olarak bulamayacağım ama böyle hani işte bir şekilde avlayan gibi yani, bu tip insanları avlayıp para karşılığı özetle makale basan dergilerde çıkmış yayınlar var. Bunlardan mümkün olduğunca sistemler devlet bazında uzaklaşmaya çalışıyor ama bunların birini kapatıyorsunuz, başka bir tanesi türüyor. Para karşılığı yazı bastığınız dergiler var. Burada bastığınız bir yazıyı ciddiye alıp da kimse daha sonra bir referans olarak kullanmıyor. Dolayısıyla yani belli sayıda tabii ki bir devamlılığı olması lazım ve idealindeki yıllar içinde sabit bir çaba olarak yaptığınızda zaten toplam sayı artar. Ama esas değerli olan tabii bunların bilimsel camia tarafından akranları tarafından ciddiye alınıp okunup kendi yazısında bakın “Mert bunu demiş ben de onun üzerine şöyle bir şey düşünüyorum” diye kullandığı atıf sayısı. Bunlar çok değerli. Bunlarla oluşmuş işte H indeksi denen bir şey var. Orada mesela bir tane yazı yapıp bundan bazen fizikçiler de oluyor mesela, Kara deliklerle ilgili ne bileyim işte C’de çalışan bir insanın bir yazısı çıkıyor, bunun için çok uzun emek sarf ediliyor, yıllar sürüyor. O yazıda mesela 10.000 sitasyon alıyor ama H indexi gene birde kalıyor. Siz 10 tane yazı yazın. Bunlar 10 kere başkaları tarafından kullanılsın H indeksiniz 10’a yükseliyor. Dolayısıyla bu aslında zorlaşan bir indeks. Bunu yükseltebilecek şekilde düzenli ama atıf da alan yayın ürettiğiniz de aslında en değerlisini herhalde çıkartıyorsunuz.




